ELLER ve tadımlık yaşamlar

8/2/2010

                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                       

ELLER                                                                                

ve

tadımlık yaşamlar                                                                            

                                                                             

    Ellerimiz…

 

    Yaşam sürecinde bir şeyleri temizlemek, koparmak, bozmak, okşamak, dokunmak  için kullandığımız,  beynimizin ve ruhumuzun asil uzantısı ellerimiz…

 

    Tarihte insanlığa ait ilk gelişimin habercisi, beceri sahibi eller olmalıdır. O eller ki  av için alet geliştiren, odunların  birini diğerine sürterek ateşi bulan, mağarasını yaşanılır hale soktuğu yetmezmiş gibi duvarlarına resim yapmaya başlayan, lîr çalan, kumaş dokuyan...

 

    Elleri çok sevmişimdir. Her kiminse…

    Bu yüzden özellikle Rönesans devri ressamların eserlerini seyrederken uzun uzun el desenlerine takılırım. Yalnızca elleri izleyerek, figürlerin mesleklerine ait ip uçlarını yakalamak mümkünmüş gibi gelir bana.

    Odak noktası burası olunca da; iyi çalışılmamış, anatomik bozukluk gösteren veya geçiştirilmiş eller hemen kendini gösterir ve tablolara  peşin hükümle bakmama neden olur.

   

    Ellerin ifadesini irdelerken, doğal olarak Neşet Günal ellerinden söz etmediğimi bilin. Burada kastettiğim; insan bedeninin iki yanından yaratık şekline fışkırmış,  sınıfsal  manifestosunu tebliğ eden ürkütücü, ruhsal azaplarla kavrulmuş, derin çizgili, inleyen değil, daha normal, daha doğal, daha az  karakteristik,  el şeklindeki  eller.

 

    Buna takıntı diyecekseniz, size bu takıntı  kaynağının  fî tarihindeki Akademi yıllarıma dayandığını söyleyebilirim.

 

    Üsküdar’dan daha doğrusu Kuzguncuk’tan sevgili okuluma ulaşmak için,  ya Eminönü, ya Karaköy, ama en iyisi de arabalı vapurla Kabataş yönünü  hedeflemem gerekirdi. Lodosun şiddetine göre, zaman zaman  Beşiktaş motorları  da cazip gelirdi.

 

     Yani yaklaşık yarım saatlik bir deniz yolculuğu…

     O yıllarda boğaz köprüsü yoktu. İyi ki de yoktu.

   

     Sözü şuraya getirmek istiyorum: Bu yolculuklarda geçen yarım saatlik zaman dilimini, karşımda oturanın artık kim ise ellerine bakarak ve çok ayrıntılı  zihinsel resimler çizerek tüketirdim..

 

    Gazete, kitap, veya dergi tutan eller, tembelce kucakta pinekleyen,  kenetlenmiş eller, parmak savaşına tutuşmuş eller, küpeşteye yapışmış macera arayan, sigaralı, çay bardaklı, tespihli, sevgilili,  türlü çeşitli eller.

 

     Bu kutsal ödevi o zamanlar Cevat Dereli hocamızın asistanı olan  Adnan Çoker’den almış ve sadakatle yerine getirir olmuştum. Yalnız bu çalışmanın, doğal olarak, “model” ile “ressam” arasında bazı sorunları da taşıması kaçınılmaz olurdu.

 

     Bilirsiniz hiç kimse, ama özellikle de kadın taifesi, gözlerinden başka  bir yerine uzun süre -pür dikkat- bakılmasına pek alışık değildir. Bundan  pek hazzetmez ve  ânında bir huzursuzluk belirtisi  gösterir.

 

    Israrcı bir bakıştan gözleri  kaçırarak  kurtulmak çok kolay olsa bile,  eller öyle değildir. Nereye  saklansın, nasıl kaçırılsın?

 

    “Hem sahi” diye bir iç sesi duyumsarsınız; “ olağan dışı bir durum  yoksa bu bakışlar neden?”

 

    Verilen ilk tepki, bakılan noktanın veya alanın, kuruntulu bir şekilde, -çaktırmadan-  denetlenmesi olacaktır.

 

    Bu sırada siz, yüzünüze olabildiğince dalgın ve iyi niyetli bir melek ifadesi takıp takıştırsanız da; karşı taraf yarattığınız  sivrisinek etkisinin ince kaşıntılarını pek kolay atlatamayabilir.

 

    Hâlâ çalışmakta(!) ısrarlı iseniz, objenizde yer değiştirme, saklanma  veya uçup  gitme tehlikesi  doğacaktır…

 

    Varsın gitsin…

 

    Şayet yeteri kadar zaman bulduysanız, zihninize çizilmiş, gölgelendirilmiş, boyanmış parmaklar ve güzelim eller nasıl olsa sizde kalır.

 

    Elleri bu kadar seviyorsanız, bir de tacizci-sapık sanılma riski rahatsız etmiyorsa siz de bir deneyin derim.        

kekova(üçağız)

8/2/2010

 

YARISI  BENDE  KALANLAR (DÖRT   DÜŞ)  

                                                                           

 

    Bir düşten ne artıyorsa, iyisi ve kötüsüyle bana kalanlar onlardı işte...

    Dilimin ucuna kadar gelip cam çizikleri attıktan sonra geri dönen, dönmeye çalışırken de beynimin konuşma eleklerini tahrip eden, çok zaman önce yakıcı soluklarımızın buharında üretilmiş tek tük, damıtık, soluk, buğulu sözcük. Buğulu…

    Her şeyi terk edip giderken yalnız onları götürdün. Şimdi karşımda, anılarımızla yüklü olması gereken yıpranmış bomboş bir sepet duruyor…

 

BİRİNCİ DÜŞ

 

    Yarattığın boşluğu nasıl doldursam diye günlerce, ilişmeksizin etrafında fır dönüp duruyorken, orada bazı şeylerin kımıldadığını neden sonra fark edebildim. Uç uca tutuşup çengel olmuş harfler, harflerden oluşan parça buçuk  sözcükler…

    Onları örselemeden, olduğu gibi bu kâğıda serdim.

    Nedense hafifçe nemliydiler…

                                                               

     Çiçekler,  kızgın güneşe bandırıp

                                 bandırıp  kokularını,

     üflüyorlardı  sanki  yüzüme

                                 teninin  sıcağını.

 

    Başta bu dizeleri buldum, ekleştirebildim. Kim bilir hangi anıdan kalan pastorâl bir düşün  izleriydi.

    Dizelerin zihinlerdeki doğum ânı, ancak bir kelebek ömrü kadar parıltılı ve sınırlı iken, kazara bir yere not alınmamış iseler can havliyle  çözülüp sözcükler ülkesine uçup gitmeleri  ne  kadar da tez oluyor.

    Her neyse.

 

İKİNCİ DÜŞ

 

    Başka bir düşte, başka bir diyarda, başka bir gün, başka bir sevdalımı kaçırıp, Beydağı’nda horozlu bir asker aynasında bakışarak buluştuk.

    Başta iyi gibiydi her şey.  

    Öpüşüp koklaştık. Sevişiyorduk. Sonradan nasıl oldu hiç bilemedim:

 

     aynada iki asıl, bir suret

     ya aslı kayboluyor aniden birinin,

     ya da sureti.

     hayret ki ne hayret!

     hangisi AŞKı anlatan tanrı?

     hangisi BEREKETi?..

 

    Besbelli ki birinden biri yerini kaybeder olmuştu. “Ama hangisi?” diye düşündüm düşündüm bulamadım. Bir düşten ne artıyorsa, iyi veya kötü bunu da anlamadım. Şaştım kaldım.

 

ÜÇÜNCÜ DÜŞ

 

    Sonra, yollar aştım, beller geçtim. Yarıkpınarlardan serince sular içtim. Derken, uçurumun ucunda yorgun bir çobana ulaştım. Sürüsünü güdüyordu.

    Ak sakallı bilge keçilerin tırnaklarına kara nasır, ak kepenekli cahil çobanın çarıklarına kara sular inmişti.

    Bakamaz gibiydi insan oğluna. Dikemez gibiydi gözlerini gözlerime. Onun, beni görüp görmediğini, kımıltısız duran keçiler bile anlayamadılar.   

    Ancak “uzun ince” sanki “ozan’ca”  bir ağıt düşmekteydi ağzından. Biraz daha yakınlaştım. Başını eğmiş, çarıklarına söylüyordu. İnanamadım…

     kesildin insan gönünden

     bağların kavi sırımdan

     gözettim taştan çalıdan

     kaç adımlık çarıktın sen?

 

    Nakaratı da bir güzel tamamladıktan sonra, gözleri çarığı bıraktı bana ilişti. Önce tarağını, ardından horozlu asker aynasını özenle çıkardı cebinden. İçinde bir şeyler arar gibi derin derin baktı. Aradığını bulamadı gibi. Bu sefer gözlerini uçuruma çevirdi. Yüzü usuldan o yana dönerken, bakışlarını az biraz bende bıraktı.

    Sözcükleri dudaklarından koparan yel neyi salıverdiyse, kulağıma onlar çalındı. Duyamadıklarımı, sözler aleminden yardıma gelenler tamamladı.

Değilse bile ben öyle sandım.

 

    Yittin en yüce gönülden

    bir elma gibi yarımdan

    kesildim gayri kısmetten

    kaç kadınlık adamdın  sen?

 

diye söyledi çoban.

    İşte o an kafasına yeniden  girmiş olmalı ki; artık yüreğinde çürümeye   yatmış  sevdadan eser yok.

 

    Son bir defa baktıktan sonra, horozlu aynasını kaldırıp fırlattı gönülsüz. Ayna gök yüzünde aynı dalgalar üzerinde kayar gibi sekti, sekti. Sonra havada durur gibi yaptı, durdu.

    Kan portakalı güneşin ışıtmasıyla kendisine doğru çektiği gözlerimi son defa körkamaşık edip, suret oldu gitti. Gerisini hiç kimse göremedi. Hiç.

 

    Bu düşten ne artıyorsa, bana kalan da o kadardı işte…

 

DÖRDÜNCÜ DÜŞ

 

    Duvarlar; kireç, eski fresk sıvası ve yeni sönmüş odun isi kokusuyla kaplıydı. Çoban dışarıda, biz seninle tonozlu mağaradaydık ama ben, süslemelerin arasında, duvara soluk bir pul gibi yapışıktım.

    Keçilerin bir bölüğü içerideydi. 12 çift göz, bana hayret ve merakla bakıyordunuz. Gözler yüzümü aydınlatıyorken zaman geri dönüyordu.

    Yıllarca duvara tutunmaktan bezgindim.

    Derken, arkanızdaki duvar kendiliğinden birkaç taşı önce yerinden oynatıp, sonra gümbürtüyle ortalığa salıverdi. Keçiler ürküştüler. Her şey toza dumana karışırken aynı anda güneş; en keskin ışığını mızrak yapıp  savurarak  bedenime sapladı. Acıdım.

    O anda giderek sıvamın ıslak, rengimin parlak günlerine ulaştığımı duyumsadım. Yüreğim köpürdü. Kanım harekete geldi. Sıva yarıklarından  kesik damarlarıma sızan kök boyalar, duvarı kan kırmızı renge kestiyse de bir tek altımdaki at, asıl renginde; süt beyaz kaldı. Süt beyaz.

    Sanırım anılara şöyle kazınmış oldum:

Freskler kuytu  duvarlarda yaşar, gün ışığında ölürler.

 

    Birlikte çıktığımızda, bir taş daha koptu yuvasından. Seyirlikti. Ne onu tutan, ne de durdurabilecek bir güç vardı. Vura vura dibe indikçe un ufak etti kendini. Un ufak.

    Sahile doğru hızla indik uçurumdan.

    Arkamızdaki Pegasus’u; sıcak soluğundan  ve kanatlarının serin gölgesinden hisseder olmuştuk.

    Ama bir de baktım ki “hop!” diye üzerindesin. Yalnız  sağrısı döşek gibiyse de  sırtı keskin bıçak gibi olmalıydı atın. Yelesinin tam bittiği  yere oturmuşsun.    Bu yüzden ekseninden iki eşit parçaya ayrılacağını gördüm.Onun kadar çıplak, çırılçıplaksın. Onun kadar beyaz, süt beyazsın.

    Derinlerinden gelen saydam ve kutsal sıvı, gittikçe uzamakta olan bacaklarından sızmaya başlamıştı bile. Hazla aralandığın belli oluyordu. Bütünüyle yarılma olasılığını hiçe saymaktaydın. Daha ötesi; bunu şiddetle çağırır hale gelmiştin. Öylece kumsalı enine boyuna durmaksızın  koşturuyordun.

…………………………

    Bense, kendimi balıkçılarla birlikte avlanıyor buldum.

    Deniz aniden buz tutar olmuştu ki telaşla buzun henüz taze aralıklarından hep birlikte geçtik. Yanımdaydınız.

    Sıcak su akıntılarının yaladığı kaygan, ılık noktalara inmeliydik.

Kuytular bir yandan ürkütürken, bir yandan serüven iştahını hayasızca kabartıyor  insanların. Ne garip değil mi?

    Bu durumda vurgun yeme ihtimalimiz  üst sınırları bile zorluyordu. En dipte hayâl meyâl görünüyordun. Tüm hareketlerin deniz dibine özgü devinimle ağır çekim görünümündeydi.

    Üzerinde son bir gayretle tutunmaya çalıştığın at, aniden titanyum köpüğünü andıran bir dumana dönüşüp kim bilir Olimpos’un yolunu tutmadan önce, bir su altı aygırının sırtına terk etti seni yavaşça.

    Bırakılmışlığın izleri olarak ellerinde, yalnızca reçine dokunuşlu yele kokusu ile, altın dizginlerden yaldız gibi, sim gibi bir parlaklık kaldı sanırım... 

   

    Üstteki balıkçılarda takım toplama telâşlı başlamıştı çoktan.  Zira, buzul aralıkları kendi kendilerini onarıp örmeye  çalışırken geç kalmak olmazdı. Nitekim ortalığı zifir karanlık sardı.  

    Artık gitgide katmanlaşan buzların altındaydık. Üstümüz böylece kapanıyorken, etrafımızda yakamoza benzer fener balıklarının soluk ışıkları  dolanıp duruyordu.

     Bu defa esriklikle, vurgun korkusu içimde yer değiştirdiler. Eriyor gibiydim. Kanyonun dibine vurmuştum. Ses yoktu. Ses diye hiçbir şey yoktu. Yoktu.

    Sonra, iki yanıma iki gölge indi.  

    Senin iğreti olarak yapıştırılmış gövden artık iki parçaydı…

    Deniz aygırının bir süre ortalarda yılkı atı gibi avare dolaştığını, sonra yüze vurduğunu dediler. Atadan kalan sözdür;

 

    “İnsan  bitende  dibe, balık  yitende yüze vurur”muş.  diye eklediler.

 

    Fresklerin deniz tabanında öldüğünü o an kendi gözlerimle  gördüm, öldüm.

    Bir düşten de ne artıyor ise oydu.

 

    Kişi bu batık şehirde, gün doğmadan uyandığında; burunda iyot kokusu, ellerde balık pulları kalırmış,  hiç çıkmazmış dedilerdi.

    Doğruydu.

    Uyananlar için doğruydu elbet…

                                                                          (Kekova- Haziran 2004)                                                                                  


Blogcu ile yapıldı