SEYİRLİK YAŞAMLAR

12/11/2007

                                                                     

 

“Çok önceleri”  diye başlamayı düşündüm fakat, şunun şurasında kırk elli yıl gerideki yaşama dair anekdotların tarih öncesi gibi algılanmasına da gönlüm razı gelmedi. O yüzden tarihi saptamak isterken bunu yapmanın fazlaca bir değeri olmayacağı kanısına vardım. İstanbul’da direkler arası zihinlerde ne kadar tat bırakmışsa,  o dönemin çok öncelerinde ve çok sonralarında bu direkler ve onların araları seyirlik yaşamımızda şöyle veya böyle bir yer bulmuştur: İşte karşınızda arenalarda dövüştürülen gladyatörler, insandan hayvana doğru boğa güreşleriyle yumuşatılmaya çalışılan öldürme merasimleri ve iyice sulandırılmış şekliyle, ölüm seyircilerini “goooll!”  keyfiyle doyuran  devasa stad güruhu.

    Asıl gözlerden kaçan seyirlik bir gerçek var ki, idam cezalarının kalkması veya şekil değiştirmesi ile belleklerden silinir gibi oldu. Bu gün bir hayvana bile reva görülemeyecek şekilde insanlar direklerde sallandırılıyordu.

    Yıllar öncesine ait bir sahneyi anımsadıkça, ölüm seyircilerinin bundan ne kazandıklarını sorgulamışımdır. Fakat halâ cevabı verilmemiş pek çok soru ortada  duruyor:

    En kaba tanımlamayla; suça karşı verilmiş gözdağıyla toplumun  sindirilmesinin fotoğrafı mıydı?

    Bireylerin içinde bastırılmış olarak bekleyen  korku ve şiddet güdülerinin, toplu  infaz aracılığı ile ötekisi üzerinde,- üstelik  suça bulaşmaksızın-  hemen, orada,  deşarj edilmesi miydi?

    “Kolektif şiddetin kurumsallaştırılması” mıydı?

    Hayatta olma gerçeğinin bulandığı bir anda, yine -sırlarıyla sarmaş dolaş  şekilde- bilinç altına itilmiş  suçluluk duygusunun, aniden yüze vuruşuyla gelen abes, abes olduğu kadar da önlenemez  bir sevinç miydi? 

    Yaşıyor olmanın şükür duygusuyla kucaklaşan mutluluğu muydu?

    Yoksa; yok oluşun enerjiye dönüşen dinamiğinde yaşanan o benzersiz ânı yakalama ihtimalinin; seyredene getireceği ayrıcalık hissi ve bu hissin hazza dönüşmesi miydi?

    Daha çok bu son ihtimale katıldım. Yaşamın mucizesinden müthiş bir açgözlülükle keyif alırken, bir yandan tükenişlerin bitimindeki gizi yakalamak isteğimiz hiç bitmiyor gibi geliyor bana. Yok olmaya mahkum edilmiş canlılar olarak yok oluşun o muhteşem ince sınırını  görmek, yakalamak, tutmak istiyoruz ve bunu çok  merak ediyoruz diye  düşündüm.

     Fakat  gözlerimizi  dört açsak da, en gelişmiş fotoğraf aygıtları, veya  kameralar  ile sabitlense de; kimsenin bu hiçlik anını   yakalayabilmiş olduğunu sanmıyorum. Akıllarda dondurulduğu  sanılan o son kare daima uydurmacadan ibaret kalıyor.  Çünkü insan;  gözüyle tutukladığı metafizik görüntüleri, beyniyle salıveriyor.    Beyin, bu inanmaz görüntüleri ve yaşanan olayları  -belki de kendi sağlığı açısından- kayda geçirmeden iptal ediyor  her halde.  Fakat bir yerde de  açıklanması hayli güç olan bu boşluk tümüyle inkar edilemediği içindir ki  ilk anda birbirini tutmaz görünen çalçene tanık ifadeleri ve hipotezler,  sonunda bitmek tükenmek bilmeyen tekrarlamalarla,  ortak,  asılsız ve puslu bir ağız birliğine kavuşarak masal  veya efsaneye dönüşüyor…

 

 

Ey tanrı, ya da benzeri!

 

Keyfince koyduğun yasalarınla, bilinmez  kıldığın bu kozmik alemine  alıştırarak, tam da kendimizi itibarlı bir konuk sayarken, tutsak  olduğumuzu hissettirdiğin gündür bu gün.

 

Hep alan,” hiç” verensin.

 

Yalnızlığının büyük boşluğunda ürettiğin korkularını bize                                                                    taşıtansın.                                    

Bencil ve korkak olan bizler değiliz.

 

Unutma ki biz  yoksak sen de yoksun.

 

Amin!...

 

 

    Şimdiki zamanda olsaydı; idam mahkûmunun kulağına son söylenecekleri bana  yazdırsalardı, din adamına yukarıdaki metni verirdim.

    Okur muydu?..

    Bilemem.

 

    Gece gözümü uyku tutmamıştı. Çarçabuk giyinip merdivenlerden inmiştim.

    Eyvan ıslaktı.

    Anacığım, galvanizli maşrapa-kova (sitil) ayrılmaz ikilisiyle  sabah temizliğine, daha doğrusu birazdan büyük bir hışımla basacak olan sıcağı  karşılama hazırlıklarına girişmişti bile. O zamanlar evlerde basınçlı su, rengarenk süslü hortumlar, valfli püskürteçler nerede? Çıkrığın, sizin yerinize inleyip mızıkan seslerle bahşettiği sası kuyu suyu, başlı başına bir nimetti. Birazdan kenarından köşesinden kendini gösterecek olan kavurucu,  muhteşem güneydoğu güneşi, doğaldır ki anamdan önce davranıp, döşeme taşlarına yeterince sıcak aşısını yapmıştı bile. 

    Asırlık taşların artık ıslana-kavrula kahverengileşmiş  parlak ve cilalı geniş yüzeyleri su tutmaz olur ve zaten üzerine düşen su zerreciklerini çabucak buharlaştırırdı. Ancak komşu duvarından sarkarak bizim iç avlumuzu daima meraklı bakışlarla seyreder görünen geniş yapraklı narsist incir dalı, kendi gölgesindeki su birikintisinin hemen kaybolmasına kolay kolay izin vermezdi. Minik gölcüklere yansıyan görüntüsünü kaçamak bakışlarla seyrederken, güzellik  kuruntusuna kapıldığını da saklayamaz, incecik saplarına tutunmuş geniş edep yapraklarını - azıcık utangaç  hatta gülünç ve şapşalca haliyle- doğal salınımına bırakırdı. Buna rağmen yakalanmışlık duygusu konusunda asla ip ucu vermezdi.

     Hele eylül ayının sonlarında, bizlere ikram edebileceği birkaç meyvesi olmaya görsün;  çalımından geçemezdiniz altından. Yine de biz çocukların erişemediği dallarından döktüğü olgun  armağanlarıyla;  -anamın söylenmelerine aldırmadan-  gönlümüzü hoş tutmasını bilirdi.

    İşte, yine dallardan bırakılırken çatlamış ve kabuğundan dışarı uğramış kıpkırmızı etli, dilber meyveler yerdeydi. Aldım. Ciltleri  ipek gibi yumuşak ve incecikti. Acımsı süt ve baldan oluşan tutkal bir anda ellerimi, dudaklarımı yapış yapış hale getirmişti. Çekirdekler; evet o minicik çekirdekler ağzımdaki enfes tadı abartabilmek için, şenlikli çatapat seslerini dişlerimin arasından sanki   doğruca beynime yönlendiriyordu.

    Sonra tortop ettiğim kabuğu komşu bahçeye yollayıverdim. Çocukluk işte…

    Gizlice dışarı çıkacağım. Bahçe kapısı ağır. Arkasına vurulmuş kancalı ağır demiri kurtarabilmek ise ciddi bir güç istiyor.                                                                                                                                                                                                                                                                      Altından ayağınla itsen daha da kasıyor. Kapının ortasına atılacak bir  omuz darbesi sırasında iki küçümencik elinle yapıştığın ucu kancalı, sipsivri demiri yukarı ittin, ittin.Yoksa yeniden…

    Acelem var. Meydana yetişeceğim.

    Anacığımın; “Oğul nereye?” sözü bile  yetişmeden,  kapıya adımımı atmamla birlikte, Fırat’ın koyu bulanık suyu gibi dayanılmaz güçte çağıldayan bir kalabalık beni çekip aldı. Kapımız açık kaldı.

     Beyaz kesme taş duvarlı dar sokaklardan geçiyoruz. Ayak sesleri yukarı doğru yankılanıyor.

    Sıcak artık iyiden iyiye kendini göstermiş. Yollar bir karış toz içinde. Dişlerimin arasındaki çıtırtıların bundan mı yoksa incirden mi kaynaklandığı konusundaki şüphelerimi yere tükürerek gidermeye çalışıyorum. Tükürüğüm, daha yere bile ulaşmadan ortamın tozuyla sarmaş dolaş oluyor ve ardından yorgun bir bilye  gibi dönerek, bana yol boyunca tekrarlayacağım yeni bir oyunun kapısını aralıyor.

    Kalabalığın içindekiler çoğunlukla büyükler. Önümde, arkamda, yanımda birbirlerine yüksek perdeden, heyecanla bir şeyler anlatmaya çalışan  adamlar var. Yarı yöresel şiveye kaçan Türkçe, yarı Arapça-Kürtçe konuştukları için ne dediklerini anlayamıyorum. Çoğunluğun  ayakkabı arkaları basık. Buna rağmen nasıl böyle hızlı yürüyorlar diye düşünüyorum. Bu yüzden çocuk adımlarımla arayı kapatmak ve onların tempolarına uyabilmek için, dört beş adımda bir koşmam gerekiyor. Üç numaraya vurulmuş saçlarımın arasından sızan terlerin enseme doğru kaydığını hissediyorum. Burunları top oynamaktan ve taş tekmelemekten aşınmış siyah okul pabuçlarım çoktan renk değiştirdi.

    Az sonra çağıldayan kalabalık gevşiyor. Meydana geldik galiba. İnsanlar duralıyor.  Ben aradan sıyrılıyorum. Biraz daha ileri…

    Galiba gidecek yer kalmadı. Önümde,  geçit vermeyecek kadar sıklıkla dizilmiş  askerler var. Kütüklükler, palaskalar, potinler iyi tabaklanmamış deri, kösele ve askeriye kokuyor. Depodan yeni çıktığı anlaşılan alüminyum mataraların hâki çadır beziyle kaplı kılıfları, askerlerin sırtları kadar ıslak ve terli. Sanki onlardan da naftalinle karışık ayrı bir koku tütüyor.

        İleride, telefon direklerini anımsatan ağaçlardan çatılmış, açık yeşil renkte bir idam sehpası var. Ucunda  halatlar asılı. İlk kez görmeme rağmen, zaten -günlerdir büyükler tarafından konuşulduğu için olacak- bu tablo sanki önceden zihnime aynen  kazılı duruyor.

    Yine de birazdan göreceğim manzara için çok heyecanlıyım.

    Aniden gelen işeme duygusu, kasıklarımı zorlamaya başlıyor. Kımıldanacak yer yok. Kafamdan  çıkarıp atmaya çalışıyorum...

    Korna sesleriyle birlikte bir dalgalanma başladı. Kalabalıktan uğultu gibi bir ses yükseliyor. Arada kalıp ezilmekten korkuyorum. Önümüzdeki askerler çemberi daraltmak için öne gittikçe, kendimi sehpanın biraz daha yakınında buluyorum. Yüzüm arkadan itekleyen kalabalık nedeniyle  zaman zaman -cama dayanmışçasına- askerlerin sırtlarına yapışıp yassılıyor. Korna çalarak yaklaşan, ufacık pencereleri demir parmaklıkla korunmuş cezaevi  arabası, kalabalığın arasında manevra yaparak ileri- geri yaklaşmaya çalışıyor.

    Zaman geçmek nedir bilmiyor. Neden sonra silahlı askerlerin eşliğinde birileri sehpaya yöneliyorlar. Aralarından, onlara ve belki de bu topluluktaki hiç kimseye benzemeyen bakışlarıyla, inceden, avurtları çökmüş, zayıf yüzlü bir adamı seçebildim.

    O olmalı !” diye geçirdim içimden.

    Koluna asılı havlu gibi beyaz fakat uzunca bir bez taşıyan iri yarı bir gardiyan, hoyratça ve aniden bunu tuhaf bakışlı adama giydirince, mahkumun gerçekten o kişi olduğunu anladım.

    Gerisi hızla tamamlandı.

    Yağlı ilmek, tahta tabure, boyun yaftası, kravatlı biri tarafından kısa bir söylev, ayaklar altından bir tekmeyle uçan tabure, esneyen ip, sarsılan sehpa, büklümlerinden birkaç kademe ile kurtulup, gerginlik sesiyle boyuna oturan halat, kendi etrafında düzensiz savruluşlarla dönen beyaz bir gövde ve yaşanan âna inanamayan tuhaf bakış.

    Tabii bir de halâ beyaz çoraplı ayakları terk etmemiş, ha düştü ha düşecek diye beklenip bir türlü düşmeyen, arkası basılı sivri burun ayakkabılar.

    Kalabalıktan ilâhi gibi başlayıp gittikçe yükselen pısırtılar gelmeye başladı. Dua dolu eller yüze götürdü ve inanılmaz bir zamanlama ile “amin” denildi.

    Bulantım, daha fazla tutamadığım göz yaşlarıma karışarak içimi dışıma çıkartırken,  ipte sallanan adamdan farklı olarak kustuğumu ama onun gibi altıma işediğimi hatırlıyorum…Adamcağız kusabilmiş olsa idi, aramızdaki farkın benim çıkardıklarımın içindeki ezilmemiş incir çekirdekleri olacağını düşünüyordum.

 

       Çok sonraları  bir yerde; idamı anında erkeğin ereksiyon durumuna geçtiğini, hatta boşaldığını okumuştum. Bunu, neslini sürdürmek istemenin son bir  çabası olarak işaret ediyordu yazar. Bilimselliği nedir, ne değildir bilemiyorum fakat çocuk sezgilerimle, bu ereksiyon halinin, ölümü şehvete benzer bir iştahla seyreden kalabalığı da kapsadığı izlenimi almıştım.

Bu testosteron yoğunluğu bende arena vahşeti çağrıştırdığından mı neden bilemem, bu ilkellikten kurtulamamış, bol tezahüratlı ve sonunda    yenmek ve yenilmek olan kontrolünü yitirmiş kalabalık ortamları sevmem, uzak durmak isterim..  

    Nedeni her ne olursa olsun, bence yok oluş bir yanılsamadır. Yalnızca seyircilerin yorumları farklılıklar yaratır.  İşte buradan yola çıkarak bir şeyler anlatmak istiyordum sana.

 

 

 

 

HEMATOLOJİ KOĞUŞU

5/11/2007

1.komşu

PARAŞÜT  İNDİRME BİRLİĞİ

 

      

    Daima duvara dönük olduğu için yüzünü asla göstermez, ola ki midesindeki kızıl kan dereciklerinin sızıldayan sesi etraftan duyulur  kaygısıyla  huzursuz  görünürdü.

    Biçimli sırtı;  şeffaf bir davul derisinin adamakıllı gerili olduğu, çeliktenmiş izlenimini veren sağlam bir iskeletten ibaretti… 

    Çocukluğumuzdaki uçurtmaları çağrıştırıyordu:

    Çubuklu sümerbank pijamasının altındaki omuzlara rastlayan asi çıkıntılar, aslında sırım düğümleri olmalıydı.

    Kol ve ayak arterleri,  kemoterapi fobisine kapılmış cılız solucanlar halinde cildinin en altına saklanmıştı.  

    Direnmekte olan yarı canlı iştahsız damarlar ise, gün aşırı  katatere  yakalanıp yakalanıp plastik torbalardan   beyaz kan emmeye zorlandıklarından, hortumlarını tıkıyordu ha bire.

    Aralarında hayata dair basit ayrıntıları konuşmakta usta olan  hemşirelerin iki tatlı lâkırdısı, bu iç burkan ağır havayı biraz olsun  dağıtmaya yetse de trombosit pulcuklarının yığınağı, kanamayı bir türlü kesemiyordu…

 

    Dur durak bilmeden sürekli hıçkırıyordu.

    Hıçkırdıkça; uçurtma çıtaları tehlikeli esneme/çatırtı  sesleri veriyordu.

   Görünmez rüzgârlara kanan gövde, tümüyle havalanıp tam da uçmaya heveslenirken, acıklı ve dayanılmaz bir türbülansa yenilip, hop oturtup hop kalkıyordu.

   Sert hamlelerle içeri dolan hava,  geniş yara almış patlak bir lâstik umutsuzluğunda, hırıltıyla boşalıyor, pijama desenlerinin aralarında yarattığı titreme, ritmik olarak tüm sırta yayılarak bambaşka çağrışımlara neden oluyordu.

    Beden, önce –sanki çok yükseklerden- sırtüstü yatağa çakılıyor, sonra dayanılmaz acısını daha küçük bir alana sıkıştırmak ve hıçkırığın sarsıntısını önlemek üzere, tespih böceği gibi dertop oluyordu.

    Artık acılarıyla bedenini birbirinden soyutlayamaz olmuştu.

    Bezgindi.

    İnlemeleri kimi zaman yakarış, kimi zaman isyandı.

    Bu isyan, -oda temizliği sırasında- elektrik süpürgesinin berbat gürültüsünü fırsat bilip serhat türkülerine dönüyordu.

    Önce makineli tüfek tarakasının ardına saklanan ağıt, sonrasında cesaretle öne çıkarak odanın çevresinde döndükten sonra, dağ tepe deniz dinlemeden  cudi dağına kadar uzanıyordu.

    Ekrem çavuş bir yandan düşmana dalarken diğer yandan her yanından sızım sızım sızan kanın bitkinleştirdiği dizlerinin üzerinde kahramanca durmaya çabalıyordu.

 

                                                                                              

 

 

                                                                                                                       2.komşu            

TEBLİGAT

 

    “Dayi,”, diyordu bana, koyu bir güneydoğu şivesiyle,

    “cezevinde yatarken bir buğdey kader uffakti bu boynimdeki illet…

    Avaralıktan oynar İdim hep onunla.

    Pişmanlıh yasasıyla çıktığımda, yımmırta kader olmışti.

    Sonra boynımdan usul usul enip kolumun altına, aha şuraya kaydi…”derken; çenesinin altından kabakulak şişliği gibi başlayıp sağ meme hizasına kadar ulaşan devasa şişlikle, kol altını yastık gibi dolduran inanılmaz fazlalığı gösteriyordu:

    “Bizim orda buna yilancik diyer hekimler.

    Bir kurt yüzünden olurmiş.

    He valla gettim hekime. Dağ köyünde ıhtıyar bir kari. Üç yerinden cilletle açti boynumdakini. Sonra buğday ünüyle bali eyice kariştirip içine bazi derman otlarıni  katti. Yaranın içine  dinemit fitili gibin  sohti.

    Tam üç gün… Allah vekil, üçüncü güni ağriden ölmah üzereydim. Nasıl dayandim bilmiyem. Sonında yaradan ahıntiler gelmağa başladi. Kurtlari gözüm ile gördüm. Vallahiii, bu saç kıllari kalınlığında, kıpraşan  kırmızi kırmızi kurtlar. İnsanin iliginin içinde de bunlardan varmiş diyorlar. Yilancik işte…..”

    “Ha bir de bu hastalıhtan kurtulmiş başka birine denk geldim mezrada. Kurtlari temizlemah için, böcek ilacı tökmüş yaranın içine bir hekim. Adam iyileşmiş ama, Allah vekil ben yaptırmadim. Bu hastahanada bana hoçkin lenfoma dediler. Aha bu yeşil kartla yattim, illaç verecekler.

    He dayime diyem, illaci bekliyem şimdi”

 

    İlacı ve doktoru beklerken de bir yandan karakol ifadesi verir gibi konuşuyordu.

    Bir yaşama sığması mümkün görünmeyen bu acılı envanterin kim bilir kimlere, kaçıncı açılışıydı…

    Kırk yaşın içine sığan iki evlilik, dokuz çocuk, üç torun, ev yakılmaları, köy boşaltımları, korucu çatışmaları, dağlar, pişmanlıklar, altı yıllık “cezevi” günleri, yılancıklar, kurtçuklar, dağ hekimleri, hoçkin lenfomalar, nihayet biraz önce asistan  doktorun yüzüne karşı okuduğu hükümle, bir türlü kafasına sığdıramayacağı, anlayamayacağı  karaciğer metastazı…

    Hiç birinin derinlemesine anlamı yoktu.

    Kırçılların henüz eriştiği kömür saçlarının içinde mevzilenmiş -hangi genden mirastır bilinmez- vahşi, garip  bir tutam kahverengi saçın da…

     O mavi logolu, koskocaman, yusyuvarlak stampalı, hastane yastığının yumuşaklığında derin, umutsuz düşlere dalarken, olağan dışı düzgün burnunu daha da ortaya çıkartan gür pala bıyıklarının üzerindeki son kıpırtılar  kandil dağı rüzgarı değilse neydi?

"Tekvin" den bir kesit

8/3/2007

.............................................................................

.......................................Doğrusu biraz değil,  pek çok ağrıma gitmişti.

 

    Oldukça sıkıntılı ve tatsız ortamdaki yüz yüze bu ilk karşılaşmamızdı. Aramızda –sanırım çerçevesi hayat ağacından dilimlenmiş- devasa bir boy aynası, her ikimizin de üzerinde henüz ütü sıcaklığı ile birlikte nem, hatta su buharı taşıyarak görüntüyü sislendiren  kar gibi beyaz iş gömlekler vardı.

 

    Bir masanın iki yanında karşılıklı, tedirgin ve tetikte oturuyorduk:

Avukatla müvekkil, doktorla hasta gibi.  Açıkçası  tanrıyla kul gibi.

 

    Kirpiklerinin gölgelediği açık çağla renkli gözlerini, elinde dikkatle tuttuğu lâm-lâmel arasındaki şafak kırmızısına doğru daldırmış, sonsuz bir sabırla  bana ve tabii kendisine “bir şeyler” seyrettiriyordu.

 

    İki küçücük cam arasına kıstırılmışlıktan dolayı can çekişmekte olan negatif kan hücrelerdeki değişikliği  fark ettiğimiz anda, biri diğerinin yankısı gibi olan garip, yırtıcı bir kuş sesiyle, bir ağızdan:

 

    “Bgaaak !..” diye bağırmışız.

   

    Sonradan bir çok defa tekrarlayacağımız bu uğursuz düetin  ilk provasını  yapıyorduk.

 

    Gözlerimi, biri diğerine yapışık cam parçalarından ayırarak  tereddütle kaldırıp baktığımda; yine ilk kez göz göze geldiğimizi, az önce damarlarımızdan  fışkıran “kardeşlik kanı”nın ısrarcı sıcak yapışkanlığında ise, işaret parmaklarımızın aynada ilk kez birbirine dokunup kenetlendiklerini, işte o andan itibaren de sesimiz,  soluğumuz ve bedenimizle birbirini taklit eden ayrılmaz iki grotesk figür oluşturduğumuzu  fark ediyordum.

 

     Seyretmekte olduğumuz “Periferik yayma” zemini ise; çöl güneşine yumuk ve çapaklanmış, yanık göz kapaklarının altından bakmak zorunda kalan bahtsız yolcunun kirpiklerindeki; yorgun sarı, ölgün pembe ile serap grisinden oluşan zor tanımlanabilir renk tozları  karmaşasından başka bir şey değildi......................................................

 

ELLER ve tadımlık yaşamlar

7/3/2007

                                                                                               

                                                                                                                                              

 

    Ellerimiz…

    Yaşam sürecinde bir şeyleri temizlemek, koparmak, bozmak, okşamak, dokunmak  için kullandığımız,  beynimizin ve ruhumuzun asil uzantısı ellerimiz…

    Tarihte insanlığa ait ilk gelişimin habercisi, beceri sahibi eller olmalıdır. O eller ki  av için alet geliştiren, odunların  birini diğerine sürterek ateşi bulan, mağarasını yaşanılır hale soktuğu yetmezmiş gibi duvarlarına resim yapmaya başlayan, lîr çalan, kumaş dokuyan...

    Elleri çok sevmişimdir. Her kiminse…

    Bu yüzden özellikle Rönesans devri ressamların eserlerini seyrederken uzun uzun el desenlerine takılırım. Yalnızca elleri izleyerek, figürlerin mesleklerine ait ip uçlarını yakalamak mümkünmüş gibi gelir bana. Odak noktası burası olunca da; iyi çalışılmamış, anatomik bozukluk gösteren veya geçiştirilmiş eller hemen kendini gösterir ve tablolara  peşin hükümle bakmama neden olur.

    Ellerin ifadesini irdelerken, doğal olarak Neşet Günal ellerinden söz etmediğimi bilin. Burada kastettiğim; insan bedeninin iki yanından yaratık şekline fışkırmış,  sınıfsal  manifestosunu tebliğ eden ürkütücü, ruhsal azaplarla kavrulmuş, derin çizgili, inleyen değil, daha normal, daha doğal, daha az  karakteristik,  el şeklindeki  eller.

    Buna takıntı diyecekseniz, size bu takıntı  kaynağının  fî tarihindeki Akademi yıllarıma dayandığını söyleyebilirim.

    Üsküdar’dan daha doğrusu Kuzguncuk’tan sevgili okuluma ulaşmak için,  ya Eminönü, ya Karaköy, ama en iyisi de arabalı vapurla Kabataş yönünü  hedeflemek gerekirdi. Lodosun şiddetine göre, zaman zaman  Beşiktaş motorları  cazip gelirdi.

     Yani yaklaşık yarım saatlik bir deniz yolculuğu…

     O yıllarda boğaz köprüsü yoktu. İyi ki de yoktu.

   

 

 

 

 

 

 

 

     Sözü şuraya getirmek istiyorum: Bu yolculuklarda yaklaşık yarım saatlik bir zaman dilimini, karşımda oturanın -artık kimse- ellerine bakarak ve çok ayrıntılı  zihinsel resimler çizerek  geçirirdim. Gazete, kitap, veya dergi tutan eller, tembelce kucakta pinekleyen  kenetlenmiş eller, küpeşteye yapışmış macera arayan, sigaralı, çay bardaklı, tespihli, sevgilili,  türlü çeşitli eller.

     Bu kutsal ödevi o zamanlar Cevat Dereli hocamızın asistanı olan  Adnan Çoker’den almış ve sadakatle yerine getirir olmuştum. Yalnız bu çalışmanın, doğal olarak, “model” ile “ressam” arasında bazı sorunları da taşıması kaçınılmaz olurdu.

     Bilirsiniz hiç kimse, ama özellikle de kadın taifesi, gözlerinden başka  bir yerine uzun süre -pür dikkat- bakılmasına pek alışık değildir. Bundan  pek hazzetmez ve  ânında bir huzursuzluk belirtisi  gösterir. Israrcı bir bakıştan gözleri  kaçırarak  kurtulmak çok kolay olsa bile,  eller öyle değildir. Nereye  konulsun, nasıl kaçırılsın?  

    Hem sahi: “- olağan dışı bir durum  yoksa bu bakış neden?”

    Verilen ilk tepki, bakılan noktanın veya alanın, kuruntulu bir şekilde, “ çaktırmadan”  denetlenmesi olacaktır.

    Bu sırada siz, yüzünüze olabildiğince dalgın ve iyi niyetli bir melek ifadesi takıp takıştırsanız da; karşınızdaki, yarattığınız  sivrisinek etkisinin ince kaşıntılarını pek kolay atlatamayabilir.

    Hâlâ çalışmakta(!) ısrarlı iseniz,  objenizin  yer değiştirme, saklanma  veya uçup  gitme tehlikesi  doğacaktır…

    Varsın gitsin…

    Şayet yeteri kadar zaman bulduysanız, zihninize çizilmiş, gölgelendirilmiş, boyanmış parmaklar ve güzelim eller sizde kalır.

    Elleri bu kadar seviyorsanız, bir de tacizci-sapık sanılma riski rahatsız etmiyorsa siz de bir deneyin derim.         

Eller (d.2)

7/3/2007

   Evet, atölyemdeyim ve bir elimle diğerindeki  lâteksi temizlemeye, daha doğrusu sökmeye çalışıyorum. Sanki; aramızda ilan edilmemiş bir savaş, açıklanmamış kan davası var dersiniz. Ardında hiçbir kalıntı bırakmamaya kararlı şekilde, birinden koparken diğer elime geçiyor lastikleşmekte olan süt. Kendine ait olmayan, yerleşik tırnak dibi  kirlerini de sökerek beraberinde taşıyor... Uzadıkça uzuyor. Kopmamak için gerilen küçücük sağlam kirişlerin inadını kırmak benim için zevkli oluyorsa da, koparken yüzüme gözüme sıçrattığı beyaz direnç tükürüklerine ve doğal olarak sidik kokusuna aldırmamam gerektiğini biliyorum.. Zaten bu durum; onunla benim aramda fazladan bir sorun yaratmamakta.

    Anlayışla karşılıyorum ve; “Maddenin şekil değiştirirken gösterdiği direncin enerjisidir” deyip, geçiyorum. Pek üstünde durmuyorum.

 

 

    Güney Amerika ve Uzakdoğu’nun tropikal iklimlerinde yaşayan yerel üreticiler, kauçuk ağacının çiziklerinden, kesiklerinden sızan sütün önemli bir bölümünü, güneşe serilen bezler üzerinde bal rengine ulaşıncaya kadar -bizdeki  pestil gibi- kuruturlar. Sonra bezden ayrılan bu incecik, çok yapışkan katmanlar üst üste sarılarak, nedense 111kilo 111 gram halinde balyalanıp tüm dünyaya  satılırdı.

    Şimdilerdeki   petrol fiyatları gibi oynak olmasa da uluslararası piyasalarda borsaların belirleyici aktörlerinden biri idi. Tabii kauçuk ormanlarında emek-yoğun çalışan lâteks kölelerinin bu nimetten aldıkları pay devede kulak bile sayılamazdı.  

    Bunun dışında ise, endüstrinin ihtiyacı olan - lâteks-  kauçuk sütü; yine nedense 220 Kg. lık fıçılar içinde ama mutlaka su ve amonyak ortamında tutularak  ambalajlanır. Bu yüzden kesif bir idrar kokusu saçar ortalığa.

 

    Neyse, yüzümü ve ellerimi yıkayınca geçiyor.  Birinci bölümdeki sabrım, görüyorsun ki dervişleri bile kıskandırabilecek ölçüde engin…

 

    Hoş, piyanistle piyanosu arasında, ressamla tuval ve boyaları arasında, çömlekçiyle tornası arasında, heykeltıraşla çamuru ve kalıp malzemeleri arasında kıyasıya ve amansız bir çekişme olduğunu hemen hepimiz  biliriz. Ama inan olsun, canlı ve cansız arasında geçen, adil olmayan bir hesaplaşma  değildir bu. Çünkü daha işe başlarken bilirsiniz ki sonunda hangi tarafın üstün geleceği belirsiz  kanlı  bir serüven yaşanacaktır. Üstelik  sanatçıya ait şansın çok yüksek olduğu da söylenmez. Talih, bazen de “Pirus  zaferi”nde olduğu  gibi, iki yenik veya aynı anlamda muzaffer kumandanını ele güne rezil kılar.

    Şunun şurasında enstrümanıyla, malzemeleriyle baş edebilmiş kaç sanatçı kişilik var yakınımızda? Banko değiliz yani.

« Önceki ::

Blogcu ile yapıldı