7/3/2007

ELLER ve tadımlık yaşamlar

                                                                                               

                                                                                                                                              

 

    Ellerimiz…

    Yaşam sürecinde bir şeyleri temizlemek, koparmak, bozmak, okşamak, dokunmak  için kullandığımız,  beynimizin ve ruhumuzun asil uzantısı ellerimiz…

    Tarihte insanlığa ait ilk gelişimin habercisi, beceri sahibi eller olmalıdır. O eller ki  av için alet geliştiren, odunların  birini diğerine sürterek ateşi bulan, mağarasını yaşanılır hale soktuğu yetmezmiş gibi duvarlarına resim yapmaya başlayan, lîr çalan, kumaş dokuyan...

    Elleri çok sevmişimdir. Her kiminse…

    Bu yüzden özellikle Rönesans devri ressamların eserlerini seyrederken uzun uzun el desenlerine takılırım. Yalnızca elleri izleyerek, figürlerin mesleklerine ait ip uçlarını yakalamak mümkünmüş gibi gelir bana. Odak noktası burası olunca da; iyi çalışılmamış, anatomik bozukluk gösteren veya geçiştirilmiş eller hemen kendini gösterir ve tablolara  peşin hükümle bakmama neden olur.

    Ellerin ifadesini irdelerken, doğal olarak Neşet Günal ellerinden söz etmediğimi bilin. Burada kastettiğim; insan bedeninin iki yanından yaratık şekline fışkırmış,  sınıfsal  manifestosunu tebliğ eden ürkütücü, ruhsal azaplarla kavrulmuş, derin çizgili, inleyen değil, daha normal, daha doğal, daha az  karakteristik,  el şeklindeki  eller.

    Buna takıntı diyecekseniz, size bu takıntı  kaynağının  fî tarihindeki Akademi yıllarıma dayandığını söyleyebilirim.

    Üsküdar’dan daha doğrusu Kuzguncuk’tan sevgili okuluma ulaşmak için,  ya Eminönü, ya Karaköy, ama en iyisi de arabalı vapurla Kabataş yönünü  hedeflemek gerekirdi. Lodosun şiddetine göre, zaman zaman  Beşiktaş motorları  cazip gelirdi.

     Yani yaklaşık yarım saatlik bir deniz yolculuğu…

     O yıllarda boğaz köprüsü yoktu. İyi ki de yoktu.

   

 

 

 

 

 

 

 

     Sözü şuraya getirmek istiyorum: Bu yolculuklarda yaklaşık yarım saatlik bir zaman dilimini, karşımda oturanın -artık kimse- ellerine bakarak ve çok ayrıntılı  zihinsel resimler çizerek  geçirirdim. Gazete, kitap, veya dergi tutan eller, tembelce kucakta pinekleyen  kenetlenmiş eller, küpeşteye yapışmış macera arayan, sigaralı, çay bardaklı, tespihli, sevgilili,  türlü çeşitli eller.

     Bu kutsal ödevi o zamanlar Cevat Dereli hocamızın asistanı olan  Adnan Çoker’den almış ve sadakatle yerine getirir olmuştum. Yalnız bu çalışmanın, doğal olarak, “model” ile “ressam” arasında bazı sorunları da taşıması kaçınılmaz olurdu.

     Bilirsiniz hiç kimse, ama özellikle de kadın taifesi, gözlerinden başka  bir yerine uzun süre -pür dikkat- bakılmasına pek alışık değildir. Bundan  pek hazzetmez ve  ânında bir huzursuzluk belirtisi  gösterir. Israrcı bir bakıştan gözleri  kaçırarak  kurtulmak çok kolay olsa bile,  eller öyle değildir. Nereye  konulsun, nasıl kaçırılsın?  

    Hem sahi: “- olağan dışı bir durum  yoksa bu bakış neden?”

    Verilen ilk tepki, bakılan noktanın veya alanın, kuruntulu bir şekilde, “ çaktırmadan”  denetlenmesi olacaktır.

    Bu sırada siz, yüzünüze olabildiğince dalgın ve iyi niyetli bir melek ifadesi takıp takıştırsanız da; karşınızdaki, yarattığınız  sivrisinek etkisinin ince kaşıntılarını pek kolay atlatamayabilir.

    Hâlâ çalışmakta(!) ısrarlı iseniz,  objenizin  yer değiştirme, saklanma  veya uçup  gitme tehlikesi  doğacaktır…

    Varsın gitsin…

    Şayet yeteri kadar zaman bulduysanız, zihninize çizilmiş, gölgelendirilmiş, boyanmış parmaklar ve güzelim eller sizde kalır.

    Elleri bu kadar seviyorsanız, bir de tacizci-sapık sanılma riski rahatsız etmiyorsa siz de bir deneyin derim.         

EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu

Kategori: (Belirtilmemiş) :: Yorum yaz! :: Arkadaşına Gönder!



Blogcu ile yapıldı