5/11/2007
HEMATOLOJİ KOĞUŞU
1.komşu
PARAŞÜT İNDİRME BİRLİĞİ
Daima duvara dönük olduğu için yüzünü asla göstermez, ola ki midesindeki kızıl kan dereciklerinin sızıldayan sesi etraftan duyulur kaygısıyla huzursuz görünürdü.
Biçimli sırtı; şeffaf bir davul derisinin adamakıllı gerili olduğu, çeliktenmiş izlenimini veren sağlam bir iskeletten ibaretti…
Çocukluğumuzdaki uçurtmaları çağrıştırıyordu:
Çubuklu sümerbank pijamasının altındaki omuzlara rastlayan asi çıkıntılar, aslında sırım düğümleri olmalıydı.
Kol ve ayak arterleri, kemoterapi fobisine kapılmış cılız solucanlar halinde cildinin en altına saklanmıştı.
Direnmekte olan yarı canlı iştahsız damarlar ise, gün aşırı katatere yakalanıp yakalanıp plastik torbalardan beyaz kan emmeye zorlandıklarından, hortumlarını tıkıyordu ha bire.
Aralarında hayata dair basit ayrıntıları konuşmakta usta olan hemşirelerin iki tatlı lâkırdısı, bu iç burkan ağır havayı biraz olsun dağıtmaya yetse de trombosit pulcuklarının yığınağı, kanamayı bir türlü kesemiyordu…
Dur durak bilmeden sürekli hıçkırıyordu.
Hıçkırdıkça; uçurtma çıtaları tehlikeli esneme/çatırtı sesleri veriyordu.
Görünmez rüzgârlara kanan gövde, tümüyle havalanıp tam da uçmaya heveslenirken, acıklı ve dayanılmaz bir türbülansa yenilip, hop oturtup hop kalkıyordu.
Sert hamlelerle içeri dolan hava, geniş yara almış patlak bir lâstik umutsuzluğunda, hırıltıyla boşalıyor, pijama desenlerinin aralarında yarattığı titreme, ritmik olarak tüm sırta yayılarak bambaşka çağrışımlara neden oluyordu.
Beden, önce –sanki çok yükseklerden- sırtüstü yatağa çakılıyor, sonra dayanılmaz acısını daha küçük bir alana sıkıştırmak ve hıçkırığın sarsıntısını önlemek üzere, tespih böceği gibi dertop oluyordu.
Artık acılarıyla bedenini birbirinden soyutlayamaz olmuştu.
Bezgindi.
İnlemeleri kimi zaman yakarış, kimi zaman isyandı.
Bu isyan, -oda temizliği sırasında- elektrik süpürgesinin berbat gürültüsünü fırsat bilip serhat türkülerine dönüyordu.
Önce makineli tüfek tarakasının ardına saklanan ağıt, sonrasında cesaretle öne çıkarak odanın çevresinde döndükten sonra, dağ tepe deniz dinlemeden cudi dağına kadar uzanıyordu.
Ekrem çavuş bir yandan düşmana dalarken diğer yandan her yanından sızım sızım sızan kanın bitkinleştirdiği dizlerinin üzerinde kahramanca durmaya çabalıyordu.
2.komşu
TEBLİGAT
“Dayi,”, diyordu bana, koyu bir güneydoğu şivesiyle,
“cezevinde yatarken bir buğdey kader uffakti bu boynimdeki illet…
Avaralıktan oynar İdim hep onunla.
Pişmanlıh yasasıyla çıktığımda, yımmırta kader olmışti.
Sonra boynımdan usul usul enip kolumun altına, aha şuraya kaydi…”derken; çenesinin altından kabakulak şişliği gibi başlayıp sağ meme hizasına kadar ulaşan devasa şişlikle, kol altını yastık gibi dolduran inanılmaz fazlalığı gösteriyordu:
“Bizim orda buna yilancik diyer hekimler.
Bir kurt yüzünden olurmiş.
He valla gettim hekime. Dağ köyünde ıhtıyar bir kari. Üç yerinden cilletle açti boynumdakini. Sonra buğday ünüyle bali eyice kariştirip içine bazi derman otlarıni katti. Yaranın içine dinemit fitili gibin sohti.
Tam üç gün… Allah vekil, üçüncü güni ağriden ölmah üzereydim. Nasıl dayandim bilmiyem. Sonında yaradan ahıntiler gelmağa başladi. Kurtlari gözüm ile gördüm. Vallahiii, bu saç kıllari kalınlığında, kıpraşan kırmızi kırmızi kurtlar. İnsanin iliginin içinde de bunlardan varmiş diyorlar. Yilancik işte…..”
“Ha bir de bu hastalıhtan kurtulmiş başka birine denk geldim mezrada. Kurtlari temizlemah için, böcek ilacı tökmüş yaranın içine bir hekim. Adam iyileşmiş ama, Allah vekil ben yaptırmadim. Bu hastahanada bana hoçkin lenfoma dediler. Aha bu yeşil kartla yattim, illaç verecekler.
He dayime diyem, illaci bekliyem şimdi”
İlacı ve doktoru beklerken de bir yandan karakol ifadesi verir gibi konuşuyordu.
Bir yaşama sığması mümkün görünmeyen bu acılı envanterin kim bilir kimlere, kaçıncı açılışıydı…
Kırk yaşın içine sığan iki evlilik, dokuz çocuk, üç torun, ev yakılmaları, köy boşaltımları, korucu çatışmaları, dağlar, pişmanlıklar, altı yıllık “cezevi” günleri, yılancıklar, kurtçuklar, dağ hekimleri, hoçkin lenfomalar, nihayet biraz önce asistan doktorun yüzüne karşı okuduğu hükümle, bir türlü kafasına sığdıramayacağı, anlayamayacağı karaciğer metastazı…
Hiç birinin derinlemesine anlamı yoktu.
Kırçılların henüz eriştiği kömür saçlarının içinde mevzilenmiş -hangi genden mirastır bilinmez- vahşi, garip bir tutam kahverengi saçın da…
O mavi logolu, koskocaman, yusyuvarlak stampalı, hastane yastığının yumuşaklığında derin, umutsuz düşlere dalarken, olağan dışı düzgün burnunu daha da ortaya çıkartan gür pala bıyıklarının üzerindeki son kıpırtılar kandil dağı rüzgarı değilse neydi?
Kategori: (Belirtilmemiş) :: Yorum yaz!
:: Arkadaşına Gönder!